Ağaçların yaprakları dökülüyor şimdilerde ve bizler uzakta bir köşede yaşamın kırıntılarını yemekle meşgulüz. Sadece çınarların, çamların sahte gölgelerinin altında içimizde koskoca bir özlem beliriyor.
Hiç toplamadığım, aylardır değiştirmediğim çarşafımın kokusu burnumda yedi yaşımda kokladığım ilk gülün kokusu gibi gelip gelip gidiyor. Ya o odamın dağınıklığı; bu köhne düzende gözlerimin aradığı ışık sanki. Çok zor bir duyguyu önüme gelen her insanla paylaşmak, onların da zor anlarını beraber yaşamak, gözlerdeki yaşları beraber akıtmak, belki biraz olsun uzaklaştırsa da kaçmak mümkün değil.
Bir de bunlara tamamen değişik bir coğrafyada ve üstündekilerle yaşamaya kalkarsan her geçen gün birer ızdırap, biraz elem yükletiyor dayanmaya çalışan bedenime.
Kolay olan kaçmak ama nereye…
Kalkınmaya çalışan, yeni kurulmuş ülkelerde insanlar her şeyin yerine geçebilir. Kimileri sabanın başına, kimileri koca sepetin altına… Kaçtıkları her an, yok olmaya mahkum oluyorlar. Hiç biri yok olmayı göze alamıyorlar. Amaçları aynı. Her biri o ülkenin gelişmesi için varını yoğunu ortaya koymaya hazırlar ve koyuyorlar da var olmak için.
Şimdilerde benim ülkem gelişmek için dışarıya açıldı. Kimi zaman saban, kimi zaman sepet, kimi zaman da eli kalem tutan bir genç modeli.
Düşünmedim mi kaçmayı? Evet düşündüm ama her seferinde önümde kocaman engeller sıralandı. Aşmak mümkün değildi bu acizlikle. Onca fikir, ellerimin bağlarını çözüp özgürlük türküsü söylemem için yetmedi. Onca gece tanrının merhametli kollarına sığındım. Ama sonuç hiç değişmedi. Bentler ardı ardına sıralıydı ve bu suyun akabilmesi için daha çok zaman vardı.
Dökülen her yaprağın kaderiyle oyun oynanıyordu. Yeşiller kahveleştikçe ellerde sigara, bardaklar hep dolu, sadece “Annem” türküsü dinleniyordu. Sahte bakışların içinde, yaşlar yirmileri de bulsa başını okşayacak bir ele ihtiyaç duyulurken, binlerce sahte el yaşamın yön duygusuyla oynamaya hazır kıta bekliyordu. Kime sevdiğim, kime annem, kime canım diyeceğini kestiremiyordun. Yalnızlık koştururken yanı başımızda yapabildiğimiz en iyi şey odanın kapısını her yüze kapatarak saatlerce ağlamak. Onu da başaramıyorduk çoğu zaman ya, “hadi hayırlısı” deyip salıveriyorduk kendimizi yem niyetine. Yenilmek, yenilecek olmak, yok olmak, bütün teferruatları gözlerinin önünde bir bir dolaştırıyorsun. Ne çare güneş battığında toprağa kavuşmuş yaprağın kaderini paylaşıyorsun… Özlemek…
Vücudun kendisine öğretmesi, benimsemesi ve onunla yaşamayı öğrenmesi en zor duyguydu. Karamsarlığın tek sebebi belki de. Doğan güneşten aldığın nefesten bile yakınmanın adı özlemekti.
Çöplüğümü özlüyorum annem.
Kokunu özlüyorum sevdiğim.
Özlüyorum güneşin tepemi yaktığı ve yakındığım saatleri.
İçimden geçen her sözcüğün sonuna ekliyorum anlamı büyük ama sadece dört hece olan bu sözcüğü. Yüklendiğim her sorumluluğa silah çekip ateş eden insanların beni her zevkten mahrum etmesi ve ona teslim olmak çok anlamsız geliyor. Yakınıyorum, söyleniyorum, yaratılmışlığa küfür ediyorum ama gideremiyorum.
Bir ışık çaktığında ayın göbeğine, yıldızlar anlamlarını yüklediğinde, gülen yüzlerin yaşamı bir tiyatro gibi oynamaktan kurtulduğunda yok edeceğim seni. Mavi gökyüzüne selama durup martıların sesine kulak vereceğim. Kahverengiyi değil yeşili kucaklayacağım. Kırıntıların her birinin canı olacak.
Ve cansız hem de siyahî tek varlık sen olacaksın; özlemek... |