Şu teknoloji ne güzel… “Bir tık”la dünyanın öbür ucundasın, “bir alo”yla diğer bir ucunda. Uçağa bin, dünyanın en uzak mesafesi 8 saat. Çay iki dakikada pişer, yemek beş dakikada. Çoğu zaman ve çoğumuzun aklından “teknolojinin gözünü seveyim” nidası geçmez mi?
Hayatımız teknoloji ile iç içe artık. Her anımız, her saniyemiz teknoloji oldu. Amansız bir hastalık gibi parmak uçlarımızdan başlayıp yavaş yavaş tüm belleğimizi sardı. Artık her şey minimal ciplerle elimizin altında, yanı başımızda ‘’hayatınızı kurtarmaya geldim’’ diye seslenmiyor mu?
Teknoloji şaşırtıcı derecede hızlı ilerlerken bizde aynı şaşırtıcılıkla uyum sağlıyoruz. Örneğin telefon, ilk telefonla şimdiki telefonları yan yana koyduğumuzda aradaki fark mükemmel düzeyde. Peki ya cep telefonlarının içindeki o miniminicik sevimli ve kaybolmaya pek bir meraklı sim kartlarına ne demeli. Kablolardan kurtulup, kablosuz özgürlüğe, manevi tutsaklığa mahkûm olduğumuz cip.
Annemden, babaannemden ve diğer büyüklerimden teknolojiye uyum öyküleri dinlerdim çocukken. Onları, bir yandan hayretle dinler, bir yandan da içten içe eğlenirdim. Anlattıkları ancak masallarda olacak şeylerdi ama yaşanmışlardı. Bir gün evde Erkin Koray’ın “Şaşkın” şarkısını dinlerken diğer odadan annemin kahkahalarını duydum. Yanına gidip “Neden gülüyorsun, bir şey mi oldu?” diye sorduğumda annem anlatmaya başladı.
- Biz küçükken köyde tek bir teyp vardı. O da köyün en zenginin evindeydi. Bu sizin şimdilerde kullandıklarınızdan hem daha büyük, hem daha farklıydı. Teypte sadece kaset çalma bölümü vardı ve sadece pille çalışıyordu. O zamanın pilleri de şimdikilerden kat be kat büyüktü. Teybi bir iki gün kullandığınızda hemen pilleri bitiyordu. Tabi köyde olduğumuz için bakkal çakkal yok, ayda yılda köyden biri şehre gidecek de, zengin adamın kızı para ayarlayacak da, pil alınacak. Ölme eşeğim ölme. O teybi de, pili de özenle saklayıp sadece düğünlerde ortaya çıkarırlar ve kızlar bir odada toplanıp dans ederlerdi. Yine bir düğünde o muhteşem aygıt çıktı ortaya. Biz de ergenliğe yeni girmiş, genç kızlığa özenen grup olarak heyecanla ablalarımızın yanına, teyp eşliğinde dans etmeye gittik. Ama nerde? Ablalar bizi oynatmadılar. Sözde kaç kişi oynarsa pil o kadar çabuk bitermiş… Ben, öykünün sonunda önce şaşırdım, sonra bastım kahkahayı annemle birlikte. Nasıl gülmeyeyim? “Kaç kişi oynarsa pil o kadar çabuk bitermiş”...
Yine annemden kısa bir anı. Annem otomobili ilk gördüğünde “Ben uzunum, bu arabaya nasıl sığarım?” diye düşünmüş. Ve arabaya hayatında ilk kez düğününde binebilmiş, 30 yıl kadar önce.
Babaannemin anıları da en az annem kadar tatlıdır. Bu da babaannemden. Köye ilk araba geldiğinde arabanın sahibi yağmur yağmadığı halde silecekleri çalıştırıp köyde bir güzel turlamış. Köyün kadınları bir araya gelip arabayı incelemeye başlamış. En çok merak ettikleri konuysa yaz sıcağında harıl harıl çalışan ve bir türlü ne olduğunu anlayamadıkları silecekler olmuş. Babaannem dâhiyane bir tahminle: Sileceklerin “araba geliyor, çekilin yoldan” anlamına geldiğini söylemiş. Köyün diğer kadınları da bu olağanüstü fikri benimsemiş.
Yine babaannem İzmir’e, halamın yanına ziyarete gittiğinde başından geçen bir olayı anlatırdı.
Halamın komşusuna misafirliğe gitmişler. Bu komşuda da o devrin en mükemmel icadı olan televizyon varmış. Tabi babaannem bu merak uyandırıcı mükemmel aletin varlığını daha önceden duymasına rağmen ilk kez görüyormuş. Televizyonda spiker haberleri sunarken komşunun nişanlı kızı da misafirlere ikamda bulunuyormuş. Babaannem eve gittiğinde halama “şu televizyondaki çocukta ne edepsizmiş, nişanlı kıza göz kırpıp durdu. Annesine de aşk olsun hiç kızını kollamadı” demiş… Babaannem bunları bizlere yıllar sonra kahkahalarla gülerek anlatırdı.
Şu teknoloji ne güzel… “Bir tık”la dünyanın öbür ucundasın, “bir alo”yla diğer bir ucunda. |